KAPA ÇENENİ VE DİNLE!

12 Ağustos 2013
0 yorum
Benim ilk kitabıma ilham veren, bizim ilk projemiz: "Zambezi nehrinin küçük dalgalanmaları" adında biz İtalyanlar'ın bir projesiydi. Zambiya insanlarına nasıl tarım yapacaklarını öğretecektik. Her neyse, Güney Zambiya'ya elimizde İtalyan tohumları ile inanılmaz güzellikteki Zambezi nehrinin aşağıya doğru aktığı vadiye vardık ve sonra yerel insanlara nasıl İtalyan domateslerini yetiştirebileceklerini öğrettik ve kabak ve... ve tabii ki yerel insanlar kesinlikle yaptığımız bu işle hiç ilgilenmediler, ardından gelip çalışmaları için ödeme yaptık ve bazı zamanlarda ortaya çıkmaya başladılar --Biz yerel insanlara şaşıp kalmıştık böyle güzel vadide, hiç tarımın olmamasına çok şaşırmıştık. Yerel insanlara "Neden hiç bir şey yetişmediğine" dair sormak yerine sadece: "Allah'a şükür, biz buradayız." dedik. --"Küçük bir zaman diliminde, Zambiya insanlarını açlıktan kurtarıyorduk"
Bunu denemeye batı Avustralya, Esperance'de başladım O zamanlar, doktoramı yapmaktaydım, 'Dayatma'(Patronizing) saçmalığından kaçış yolunu bulmaya çalışıyordumhani şu ne yapmanız gerektiğini söyleyen. Esperance'de ilk yılda yaptığım sadece sokaklarda yürümek oldu ve üç gün içinde ilk müşterimi kabul ettim, ilk kişiye yardım ettimbu kişi Maori'ydi(Yeni Zellanda yerlisi), garajındaki balık tütsülüyordu; bunu Perth'deki restoranlara satabilmesine yardım ettim, bi' düzen kurduk ve sonra başka bir balıkçı bana gelip dedi ki: "Maori'ye yardım eden sendin, değil mi? Bize de yardım eder misin?" Ve beş balıkçıya beraber çalışmaları üzerine yardım ettim ve yakaladıkları güzelim ton balığını Albany'deki konserve fabrikasına kilosu 60 cent'e satmak yerine; alıp bunları; sushi için Japonya'ya kilosu 15 dolardan vermenin yolunu bulduk. Çiftçiler benimle konuşup dediler ki:"Hey, sen onlara yardım ettin. Bize de yardımcı olur musun?" Bir yılda, 27 proje devam ettirdim, ve hükumet gelip bana sordu: "Bunu nasıl yaptın?" Nasıl yaptın bunu --?" Onlara dedim ki: "Ben çok, çok,çok zor bir şey yaptım" "Çenemi kapattım ve onları dinledim."
Füturistik bir dergide yıllar önce okuduğum çok hoş bir hikaye vardı. Bir grup uzman, toplanmış New York'un 1860'dan sonraki geleceği üzerine tartışıyorlar. 1860'da bir araya gelen, uzmanlar, 100 yıl sonra New York şehrine ne olacağı hakkında beyin fırtınası yapmış ve mütabık oldukları sonuç: New York şehri 100 yıl sonra olmayacak Neden? Çünkü baktıkları grafik diyor ki: Nüfus bu oranda artmaya devam ederse, New York etrafına bu nüfusu yerleştirmek için altı milyon ata ihtiyaçları olacak ve altı milyon atın oluşturacağı dışkı altından kalkılamayacak bir hal almış olacak. Zaten o dışkı içinde boğuldular. (Gülüşmeler) Yani 1860'da, insanlar sadece kirli teknolojiyi görmekteydiler bunun New York'un önünü keseceğini düşündüler.
Her neyse, girişimcilerle çalışmanın bir sırrı vardır. Öncelikle, onlara mahremiyet teklif etmek zorundasınız Aksi takdirde gelip sizinle konuşmayacaklardır. Sonra onlara kesinlikle adanmış, tutkuyla çalışmaya hazır olmalısınız ve ardından girişimcilik hakkındaki gerçeği onlara söylemek zorundasınız En küçük firmadan, en büyük şirkete kadar, üç şeyi gayet güzelce yapabiliyor olmalı: Fantastik olması gereken satılacak bir ürün, fantastik bir pazarlama yapmanız ve şahane finansal yönetime sahip olmanız gerekiyor. Bilin bakalım ne oldu? Henüz hiç bir insanoğlu ile tanışmadık ki yapıp, sattıktan sonra parasını kollayabilsinYok böyle birisi. O kişi daha doğmadı. Araştırıp durduk ve dünyanın 100 ikonik şirketini inceledik Carnegie, Westinghouse, Edison, Ford, bütün yeni şirketleri, Google, Yahoo. Bu tüm şirketleri dünyada başarılı kılan bir şey var ortak bir noktada buluştukları sadece tek bir şey: Hiçbirisi tek bir kişi tarafından başlatılmadı. Şimdilerde 16 yaşındakilere Northumberland'da girişimciliği öğretiyoruz ve derse başlarken Richard Branson'un otobiyografisinin ilk iki sayfasını onlara veriyoruz ve 16 yaşındakilerin görevi Richard Branson'un otobiyografisinin ilk iki sayfasında Richard kaç defa 'ben' kelimesini kullanmış ve kaç defa 'biz' kelimesini kullanmışsa altını çizmek. Hiç "Ben" kelimesini kullanmamış ve 32 defa "biz" kelimesini kullanmış Başladığında, yalnız değildi. Hiç kimse, yalnızken bir şirket kuramaz. Hiçbir kimse Öyleyse biz zümre oluşturabiliriz bir küçük iş tecrübesi olan kolaylaştırıcıların içinde bulunduğu kafelerde, barlarda oturan ve sizin adanmış arkadaşlarınız; size gidip, şu beyefendi için neler yaptıysa yapacak bu masalsı destanı anlatacak, "Neye ihtiyacın var?" diye size kim soracak "Ne yapabilirsiniz? Bunu başarabilir misiniz? Pekala, Satabilir misin? Paranı çekip çevirebilir misin?" -"Oh, hayır, Bunu yapamam." -"Bu iş için birini bulmamı ister misin?" Zümreleri harekete geçiriyoruz.'Teşebbüsü Basitleştirme'yi destekleyen gönüllülerden bir grup, kaynakları ve insanları bulmanıza yardım ediyor ve bir yerel insanların aklı ile bir mucize keşfettik ki: İnsanların kendi içindeki tutkuyu, enerjiyi ve hayal gücünü yakaladıkça kültürel ve ekonomik değişimi sağlayabilmeniz mümkündür.


Devamı »

ÖĞRENDİM Kİ...

29 Temmuz 2013
0 yorum

                Yıllar Sonra Öğrendim ki...

Öğrendim ki...
Kimseyi sizi sevmeye zorlayamazsınız.
Kendinizi sevilecek insan yapabilirsiniz,
Gerisini karşı tarafa bırakırsınız.

Öğrendim ki...
Güveni geliştirmek yıllar alıyor,
Yıkmak bir dakika.
Öğrendim ki...
Hayatında nelere sahip olduğun değil
Kiminle oldugun önemli.



Öğrendim ki...
Sevimlilik yaparak 15 dakika kazanmak mümkün
Ama sonrası için bir şeyler bilmek gerek.
Öğrendim ki...
Kendini en iyilerle kıyaslamak değil
Kendi en iyinle kıyaslamak sonuç getirir.
Öğrendim ki...
İnsanlarin başına ne geldiği değil
O durumda ne yaptıkları önemli.
Öğrendim ki...
Ne kadar küçük dilimlersen dilimle
Her işin iki yüzü var.
Öğrendim ki...
Olmak istediğim insan olabilmem
Çok vakit alıyor.
Öğrendim ki...
Karşılık vermek
Düşünmekten çok daha basit.
Öğrendim ki...
Bütün sevdiklerinle iyi ayrılman gerek
Hangisi son görüşme olacak bilemiyorsun.
Öğrendim ki...
"Bittim" dediğin andan itibaren
Pilinin bitmesine daha çok var.

Öğrendim ki...
Sen tepkilerini kontrol edemezsen
Tepkilerin hayatını kontrol eder.
Öğrendim ki...
Kahraman dediğimiz insanlar
Bir sey yapılması gerektiğinde
Yapılması gerekeni
Şartlar ne olursa olsun yapanlar.
Öğrendim ki...
Affetmeyi öğrenmek deneyerek oluyor.

Öğrendim ki...
Bazı insanlar sizi çok seviyor
Ama bunu nasıl göstereceğini bilemiyor.
Öğrendim ki...
Ne kadar ilgi ve ihtimam gösterseniz
Bazıları hiç karşılık vermiyor.
Öğrendim ki...
Para ucuz bir başarı.
Öğrendim ki...
En iyi arkadaşla sıkıcı an olmaz.
Öğrendim ki...
Düştüğün anda seni tekmeleyeceğini düşündüklerinden bazıları
Kaldırmak için elini uzatır.
Öğrendim ki...
İki insan aynı şeye bakıp
Tamamen farklı şeyler görebilir.
Öğrendim ki...
Aşık olmanın ve aşkı yaşamanın çok çeşidi vardır.
Öğrendim ki...
Her şartta kendisiyle dürüst kalanlar
Daha uzun yol yürüyor……..                        ATAOL BERHAMOĞLU

Ve ben Betül,  öğrendim ki pişmek kolay değil!
Devamı »

DÖLLENMEDEN DOĞUMA

27 Temmuz 2013
0 yorum

25 Gün: Kalp gelişiyor.....   Hayatın mucizelerini yaşamaya dair soruların varsa cevapları içinde ara! Ama acele etme, cevaplar sen hazır olduğunda kendiliğinden sende olurlar! Kalbinde.... Kalbinin sesini dinle!


Yale Üniversitesi Tıp Fakültesinde Tıp Doçenti ve bilimsel görselleme şefi olarak kalmam için bir teklif almıştım.Ve işim NASA'nın astronotları derin uzay uçuşlarına hazırlarken sanal ameliyat gerçekleştirebilmesi için algoritmalar ve kodlar yazmaktı. Böylece robotik bölmelerinden çıkmaları gerekmeyecekti.Üzerine çalıştığımız şeyin en büyüleyici yanlarından biri bizim yeni teknolojilerle tanışıyor ve onları kullanıyor olmamızdı,daha önce hiç görmediğimiz şeyler --yani sadece hastalık tedavisinde değil,vücutla ilgili görmemizi sağladıkları şeyler de sizi hayretlere düşürürdü.



İlk defa kolajeni incelediğimiz anı hatırlıyorum.Ve tüm vücudunuz, her şey --saçınız, cildiniz, kemikler, tırnaklarınız --her şey kolajenden oluşuyor.O da ipliksi bir yapıya sahip ve kıvrılıp duruyor. Kolajenin yapısının değiştiği tek yer ise gözünüzün korneası.Gözünüzde,ağsı bir yapıya bürünüyor,ve böylece, donuk olmanın tam aksine transparan hale geliyor.Öylesine mükemmel düzenli bir yapı ki,bu işte Tanrının parmağının olmadığını söylemek zorlaşıyor.Vücuda ait böyle şeyleri tekrar tekrar görebiliyorduk.

Bir defasında, Ulusal Sağlık Kurumuyla beraber çok ilginç bir mikromanyetik rezonans görüntüleme makinesi üzerinde çalışan biri ile tanışma fırsatım oldu.Beraber yapacağımız şey yeni bir proje ile bu tür yeni teknolojileri kullanarak, fetüsün döllenmeden doğuma dek gelişim aşamalarını görüntülemekti. Ben algoritma kodlarını yazdım,o - Paul Lauterbur - da yazılımı kurdu.sonrasında MRI icadıyla Nobel Ödülünü de aldık.Veriler bende.Ve şimdi size bunun küçük bir örneğini göstereceğim,"Döllenmeden Doğuma."

 Döllenmeden Doğuma....OvositSperm Döllenen yumurta..... 24 Saat: Bebeğin ilk bölünmesi...... Döllenmiş yumurta birleşmeden bir kaç saat sonra bölünüyor.....Ve her 12 - 15 saatte bir tekrar bölünüyor. İlk EmbriyoVitellüs kesesi hala bebeği besliyor. 25 Gün: Kalp gelişiyor..... 32 Gün: Kollar ve eller gelişiyor. 36 Gün: Vertabranın gelişimi başlıyor. Bu haftalar fetüsün en hızlı geliştiği dönemdir. Eğer fetüs 9 aylık süreçte bu hızda gelişmeye devam etseydi doğumda 1,5 tona ulaşırdı. 45 Gün Embriyonun kalbi anneninkinden iki kat hızlı atıyor.51 Gün 52 Gün: Retina, burun ve parmakların gelişimi.... Fetüsün rahimdeki devamlı hareketi iskelet ve kas oluşumu için gerekli.12 Hafta: Cinsel organın oluşumu --kız ya da erkek olduğu henüz belli oluyor. 8 Ay Doğum: Dışarı çıkış anı .....Doğum Anı

Ama gördüğünüz gibi, bu veriler üstünde çalışmaya başladığınızda bunun nasıl muhteşem olduğunu görüyorsunuz.Görüntülememiz ilerledikçe,bu projede çalışmak,böylesine inanılmaz mekaniğe sahip o iki hücreye bakmak sizi büyüleyiveriyor. Ve bu çalışmaya devam ettikçe,vücudun küçük parçalarına bakıp anladık ki,blastositten gelen bu küçüktrofoblast doku parçalarının kendisini uterusun kenarından içeri itmesi,ve "Kalmaya geldim." demesi bir mucize.Ve aniden östrojenle bir iletişim başlıyorve progesteronlar"Kalmaya geldim, beni yaşat" diyerek inanılmaz trilinear bir fetüsü 44 gün içerisindefarkedilebilir hale getiriyorlar,ve 9 haftadaartık minik bir insan gibi oluyor.Bu bilgideki mucize:Nasıl oluyor da vücudumuzda tüm bunları yapabilecekbir biyolojik mekanizmayıyaşatıyoruz?

Size çok özel bir şey göstereceğim, bu 25 haftalık bir insan kalbi. Sadece iki şerit.Ve bu kusursuz bir origami gibi hücreler gelişiyor... dört hafta boyunca saniyede bir milyon hücre ile,kendi kendine katlanıyor. Beş hafta içinde, ilk atriyum ve venrtikülü görebilirsiniz.Altı haftada, katlanmalar şimdi başlıyor.kalbin içindeki papillayla tamamen gelişmiş bir kalbe ulaşana kadar her bir valfi kalbin içine doğru çekmeye devam edecek --ve tam bir insan vücudu oluşana kadar.Her genetik yapının içindeki mekanizmadaki büyü her sinir hücresinin tam olarak nereye gideceğini söylüyor --bu matematiksel modellerin karmaşıklığı ve tüm bunların nasıl yapıldığı insanın anlayabileceğinin ötesindedir.

Bir matematikçi olmama rağmen,bizi oluştururken bu yapıların nasıl kurulduğuna hiç hata yapmayışlarına büyülenerek bakıyorum.Bu bir gizem, bu bir büyü, İLAHİ bir şey bu.Ve sonra yetişkin hayatlarına bakıyorsunuz.Şu kılcal damar gruplarına bir bakın.Çok küçük alt-alt yapılar, mikroskobik.Ama dokuz aylıkken, yeni doğduğunuzda,vücudunuzdaki damarlar 60.000 miluzunluğuna ulaşıyor.Ve bunun sadece bir milini görebiliyorsunuz.59.999 milbesin getiriyor ve atıkları taşıyor.Tüm bunların sadece bir sistem içinde oluşturulmasındaki karmaşıklık yine bizim algılarımızın ya da günümüz matematiğinin ötesinde.

Ve tüm bu talimatlar beyinden vücudun diğer bütün bölümlerine gidiyor --şu kıvrımların karmaşıklığına bakın.Bir kıvrımın daha çok bilgi tutabileceği bilgisi nereden geliyor?bu arada bebeğin beyin gelişimini izliyorsunuz --ve bu da bizim şimdi yaptığımız şeylerden biri.Bebeklerin doğumdan sonraki beyin gelişimlerini inceleyen iki yeni çalışma başlatıyoruz.Altı yaşına gelene kadar her altı ayda bir --ve bunu aslında yaklaşık 250 çocukla yapacağız --beyin kıvrımlarındaki girinti ve çıkıntıların nasıl oluştuğunu ve bu muhteşem gelişimin anılara ve biz biz yapan mucizeye nasıl dönüştüğünü izleyeceğiz.

Ve bu sadece varoluşumuz değil,nasıl oluyor da bir kadın vücudu kendi kendini yaratan genetik yapıyla başlayıp daha sonra aslında yürüyen mobil bir immünolojikve kardiyovasküler sisteme dönüşerek bir çocuğu mucizeyle yetiştirip besleyebileceğini anlamasını sağlayacak bilgiye sahip oluyor? ve bu yine bizim algılayabildiğimizin ötesinde -- VAR OLMANIN BÜYÜSÜ, yani BİZ!
Alexander Tsiaras

Devamı »

ŞAH VE PİYON

26 Temmuz 2013
0 yorum
24 Kasım 2004 tarihinde kızıma yazdığım mektuptan önceki sayfaya yazmışım aşağıda yazdıklarımı. Bana ait değil, ama kime ait bilmiyorum maalesef. Sanırım çok beğenmişim ki defterime yazmışım! 

Bazı yerlerine ŞU AN HİÇ KATILMIYORUM ama yine de paylaşmak istedim. 

Bu yazı nerden nereye geldiğime dair inanılmaz bir kanıt oldu kendim için….. Başka bir yazımda bunun nedenini mutlaka sizlerle paylaşacağım. Hadi, şimdi okumaya.. İyi okumalar:


“ŞAH VE PİYON

Bazen hayatımız giren öyle insanlar olur ki; onların belli amaca hizmet etmek, bize bir ders vermek, kim olduğumuzu ya da olmak istediğimizi bulmamıza yardım etmek için bizimle olduklarını yüreğimizin derinliklerinde hissederiz.

Bu insanların kim olacağını asla önceden kestiremezsiniz; belki oda arkadaşınız, komşunuz, uzun zamandır görmediğiniz bir arkadaşınız, sevgiliniz ya da belki de sadece göz göze geldiğiniz bir yabancı. Her kim olursa olsun, o kader anında hayatınızın bir biçimde etkileneceğini bilirsiniz.


Bazen de hayatınızda öyle olaylar yaşarsınız ki; o anda bu olaylar size korkunç, acı dolu, haksız gibi görünür. Ancak fırtına dindikten sonra, bütün bu olayların üstesinden gelmemiş olsaydınız, asla potansiyelinizin, gücünüzün, azminizin ve yürekliliğinizin farkına varamayacağınızı anlarsınız.

Her olayın bir gerçekleşme nedeni vardır. Hiçbir şey tesadüfen, kötü ya da iyi şans nedeniyle gerçekleşmez.  Hastalık, yaralanma ve deneyimler ruhumuzun sınırlarını test eden olaylardır. İster olaylar, ister hastalıklar, ister ilişkiler olsun, bu küçük testler olmasaydı hayat hiçbir yere varmayan düz ya da sıkıcı bşr yol gibi uzayıp giderdi. Güvenli ve rahat, ancak boş ve amaçsız.

Yaşamınızı, başarılarınızı ve düşüşlerinizi etkileyen insanlar, kimliğinizi yaratan insanlardır. Kötü deneyimler bile birilerinden öğrenilebilir. Bu dersler en zor, ancak büyük bir ihtimalle en önemli olanlardır.

Eğer biri sizi kırar, ihanet eder ve üzerse, size güveni ve kalbinizi açtığınız birine karşı dikkatli olmayı öğrettikleri için onları affedin.

Eğer sizi biri severse, sizde bunun karşılığında onu koşulsuz sevin; sadece onlar sizi sevdiği için değil, size sevmeyi ve onlar olmadan göremeyeceğiniz ya da hissedemeyeceğiniz şeylere kalbinizi ve gözlerinizi açmanızı öğrettikleri için.

Her günün tadını çıkarın. Her anın değerini bilin ve belki de tekrar yaşayamayacağınız bu andan alabileceğiniz en fazla şeyi almaya bakın. Daha önce hiç konuşmadığınız insanlarla konuşun, onları dinleyin, aşık olun, zincirlerinizi kırın ve gözünüzü zirveye dikin. Başınızı dik tutun, çünkü bunun için her türlü hakkınız var. Kendinize büyük bir insan olduğunuzu tekrarlayın ve kendinize inanın. Eğer kendinize inanmazsanız, hiç kimse size inanmaz. Hayatınızı nasıl istiyorsanız öyle şekillendirebilirsiniz. Kendi özgün yaşamınızı yaratın, dışarı çıkın ve onu yaşayın.


Unutmayın, oyun bittiğinde ŞAH ve PİYON AYNI KUTUYA KONULUR!”

Devamı »

MUTLULUK EVİ

0 yorum

11 Şubat 2001 , günlerden Pazar, saat 00:30….. Kızıma yazdığım mektuplardan biri…. 

“Canım kızım, bugün odana “mutluluk evi” yaptık……..Günler öyle çabuk geçiyor ki bebeğim. Zamana yetişmek zor. Sana yazmayalı bir ay geçmiş… Çok sık İzmir’e gidiyorum, çok yoruldum ama doktoramın bir an evvel bitmesi için bu şart. İzmir’den dönerken yol bitmiyor, sanki uçarak geliyorum yanına. Öyle özlüyorum ki seni canım kızım…….. İkimizde daha iyiyiz. Mutlu olmaktan başka iyi bir yol yok ki! Aslında için için çok kızgınım ama her şeyi oluruna bıraktım artık…..

24 Kasım 2004, günlerden Çarşamba, saat 23:53….. Bir diğer mektup.... 

“Canım kızım, evet tam 2 yıl geçivermiş! İNANILMAZ! Zaman  nasıl geçiyor hızla! Yetişmek imkansız! Bir sürü şey oldu. Hem de önemli şeyler. Bir kere DOKTORAYI bitirdimm! Sen ilkokula başladın!..... Evet kızım doktorayı bitireli yaklaşık 1 yıl oldu! İnanılmaz bir irade savaşıydı! Son 2-3 ayını hatırlamak bile istemiyorum….. Artık geceleri uyuyorum.  Son 6 ay nerdeyse hiç uyumadım…. Sürekli İzmir’e gittim, geldim… İçim rahat! Günlük gidip geldim İzmir’e.. Her akşam kitabını okuyup seni öpe koklaya uyuttuktan sonra başladım çalışmaya sabahlara değin. Sonra sabah 5 otobüsüyle İzmir’e… Otobüs koltuğuna oturur oturmaz anında uyuyup kalıyordum! Ve işte bitti! Bundan sonrası çok daha iyi olacak!”

Kitaplarımın arasında ajanda bir deftere yazmışım.. Kızıma.. Yaşadıklarımızı yazmışım… Hepsini burda paylaşamadım.. Paylaşmaya cesaret edebildiklerim bunlar! Şu an hem yıllar önce yazdıklarımı okuyup hem bir yandan yazarken gözyaşlarıma engel olamıyorum…

Ve aklıma çok sevdiğim ve eğitimlerimde söylediğim birkaç cümle geldi: “HAZIR OLUN YA DA OLMAYIN, BİR GÜN SONA GELECEKSİNİZ! O GÜN GELDİĞİNDE ……………………………………………………….HİÇ BİR ÖNEMİ KALMAYACAK….
ÖYLEYSE ÖNEMLİ OLAN NEDİR?
YAŞADIĞIMIZ GÜNLERİN DEĞERİ NEYLE ÖLÇÜLÜR?”

Kalemim benden ayrı yazıyor, engel koymuyorum... Bıraktım.... Sadece yazıyorum.....

Anladım  ki, insanın her yaşadığı şeyin bir sebebi var. Geçmiş bizi şimdiki anda geleceğe hazırlıyor! Ama biz geçmişe ve geleceğe öyle takılı yaşıyoruz ki anı, anda yaşayamıyoruz! Tam 12 yıl önce yazdıklarımı okuyunca yaşadığım her şeyin ve tanıştığım her insanın bana ne çok şey kattığını hissettim. Çok kolay değildi.. Taa ki olanı gerçekten görmeyi, duymayı, yaşamayı ve hissetmeyi öğrenmeye başlayana kadar! Sanırım bu yolculukta önemli olan bu: “Olanı GERÇEKTEN GÖRMEK, DUYMAK, YAŞAMAK, HİSSETMEK…” Artık kendimi kendimle kandırmıyorum! Ne çok kandırmışım kendimi… Baksanıza “Mutluluk Evi” yapmışım kızımın odasına! Ne çok aramışım mutluluğu….. Oysa ki mutluluk korkularınla dost olmak, kendine bir şans vermeye her zaman istekli olmak, inandıklarım ve yapmak istediklerim arasındaki mesafenin aslında olmadığını bilmekmiş, kendin olmakmış, kendine dürüst olmakmış, hayatla uyum içinde yaşamakmış………! Mutluluk hayatın mevsimler gibi olduğunu kışın ardında yazın, yazın ardından kışın geldiğini görmekmiş… Mutluluk her kışın arkasında çiçek açan bir ağacın verdiği yaz müjdesiymiş….. Mutluluk endişelerinle oyun oynamayı öğrenebilmekmiş! Mutluluk öyle mutluluk evi yaparak olmuyormuş yani! 



“Mutlu olmaktan başka bir yol yok ki..”……. Seçeneksizliği kabul ediyormuşum o zamanlar! Halbuki mutsuz olma gibi bir yolumda vardı; ki uzunca bir süre “Mutlu olmaktan başka bir yol yok ki…” derken gerçekte ne çok mutsuzmuşum. Dedim ya kendine dürüst olmak: zihnime, duygularıma ve deneyimlerime derinden bakabilme cesareti ve azmiymiş!

“Bundan sonrası çok daha iyi olacak!” diye yazmışım! Evet, gerçekten de öyle! Oldu! …………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………..

Duyguluyum, daha fazla yazamıyorum! Ağlamak, şimdi…. en huzur verici kumsaldan bile daha huzurlu…. Ağlamak… hem üzüntü hem mutlulukla…. Başarmışım, neler yapmışım diyerek… Ağlamak…. İnsanca!
Devamı »

BEKLENEN CEVAP BURDA!

19 Temmuz 2013
0 yorum
Hep sormuşumdur kendime “Ben Kimim?” diye… Belki de “Ne İstiyorum?” sorusuna da bu soruyla ulaştım, kimbilir?  Bi kaç hafta önce önüme öyle bir video (her izlediğimde beni ağlatan) çıktı ki ben bile inanamadım cevabın bu kadar net olmasına… Bir kere değil, defalarca izledim… Her izlediğimde yeni bir kapı açılıyor BEN KİMİM? soruma dair! Önceden açılmış olanların ardındaki kapılarda.... Zihnimdekilerle birleşince bir puzzle parçası daha yerine yerleşti gibi oldu! Zihnimden geçenleri ve bu videonun bana söylediklerinden çok az bir kısmını şimdilik kısaca yazmak istedim….. Aşağıda...


Evet, benimde kendim hakkında bir sürü düşüncem var, kimi olumlu kimi olumsuz, tabi bana göre olumlu-olumsuz … Olumlu olumsuz diye dillendirince aklıma hemen olumlu olumsuz ne Betül? diye bir soru geliverdi! (Bir süre sonra insan dulaiteden çıkmaya başlıyor!)

Olumlu ne, olumsuz ne sahi?! Olumlu dediğim şey işime gelen şey, olumsuz dediğim ise işime gelmeyen şey! olmasın sakın! Evet evet öyle… Ya da kendimizi iyi hissettiğimiz şeyi olumlu, kendimizi iyi hissetmediğimiz şeyi  ise olumsuz olarak mı etiketliyiveriyoruz hemencecik!  Damgayı yiyiyor DANK diye… Bu olumlu, bu olumsuz, bu iyi bu kötü, bu olur, bu olmaz….. liste uzun…. Ömür yetmez yazmaya…..

Bu etiketler ne? KiM olduğuma dair düşüncelerim! (mi?)… Sadece düşünceler, etiketli düşünceler… Hahhh haaa, düşünsenize bir düşüncenin üzerinde etiket var ve şu yazıyor:” Bu ürün Betül!ün beyni tarafından üretilmiştir. Made in Betül” ! Diyelim ki ürünün adı anne olsun, elbette etiketi var!  Anne ürününün her zerresinde anne olmakla ilgili binlerce milyarlarca bilgi var! Ya da eş etiketini düşünelim, büyük bir pelerin olsun mesela! Kumaşı ne cins, hangi renk, boyutu,…. Veeee en önemlisi kullanım koşulları var! Evveeet, her etiketin sahip olduğu ürünün kullanım koşulları farklı farklı… Hepsi ayrı, aman dikkat! Elektrikli bir ürünü çamaşır makinasında yıkamaya kalkamazsınız mesela…

Kendime dair bir sürü etiketim var ve her etikette de ürünüme ait yazılar!  Peki tüm bunlar benim KİM olduğumun cevabımı? HAYIR… (Bana göre tabi) Ya sizin cevabınız ne?

Peki ben kimim, gercekten? Bir sürü cevap var ama gerçekten de hiçbirisi tam olarak cevap değil gibi! Hep şunu söylerim bu sorunun ardından: “Ben hem hiçim, hem de herşeyim!” (Nasıl yani?) Ve şimdi daha bir güzel geldi söylemek: "BEN HEM HİÇİM, HEM DE HER ŞEYİM!" (Birazdan beni daha iyi anlayacaksınız. Hadi okumaya devam..)

“Ben Kimim?” sorusu bir yolculuk…. Ne zaman kendime “Ben Kimim?” sorusunu sorsam ne aradığımı, ne istediğimi sorgularken buluyorum kendimi! O sorgulamalarda   ömür boyu sürecek olan bir yolculuğa götürüyor beni! O yolculuk öyle bir yolculuk ki kimi gün derinde, kimi gün havada, kimi gün dağda, kimi gün karanlıkta, kimi gün güneşin yanında…. Ama bu yolculuktaki en güzel şey kendimle her yeni tanışmamda ya da kendime dair her tanımadığım BENle karşılaştığımda hayatın ne denli basit olduğunu fark etmem! Basit ama öyle bi şey var ki anlatması kolay değil! Belki şu istiridye hikayesi bir parça açıklayabilir:


"Bir istiridye komşu istiridyeye dedi ki:"İçimde büyük bir sancı var. Ağır ve yuvarlak; ve bana çok ıstırap veriyor."Öbür istiridye tepeden bakar bir hoşnutlukla yanıtladı:"Göğe ve denizlere şükürler olsun ki benim içimde hiç bir sancı yok. İçimde her şey iyi ve tamam.” O sırada oradan geçmekte olan bir yengeç iki istiridyenin konuşmasını duydu içinde ve dışında herşey tamam olan istiridyeye şöyle dedi:"Evet, iyi ve tamamsın; ama komşunun taşıdığı sancı gerçekte son derece güzel bir inci." HALİL CİBRAN"

İçinizde sancınız var mı?

İçinizde her şey iyi ve tamam mı?

Sizin inciniz (incileriniz) var mı?

Sen Kimsin?

“ÖZ” ünüzü fark etmeye ne kadar hazırsınız?
Hadi o zaman!
 

Devamı »
 
Blogger tarafından desteklenmektedir.

Kategoriler

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Günün Sözü

“Hayatının, yalnız sana ait olduğuna karar verdiğin gün senin dönüm noktandır. Özürler ya da bahaneler olmadan, dayanacak, güvenecek veya suçlayacak başka kimse de aramadan. Bu armağan senindir. Bu harika bir yolculuk ve onun kalitesinden sorumlu olan da sadece sensin.

İşte hayatın gerçekte o gün başlar.” - Bob Moawad


"Uzak ve imkansız gözüken bir şey, bir anda yakın ve mümkün olabilir" Tolstoy

Facebook Beğen

Share to Facebook Share to Twitter Stumble It Daha Fazla...

Ne Yapmalı?

Hürriyet

Bana Dair

"Hayat benim için bir mum değil. O, benim için sonraki nesillere devretmeden önce mümkün olduğu kadar parlak bir şekilde yakmak istediğim görkemli bir meşaledir!"
G.B. Shaw
Bana dair tek söyleyebileceğim şey "Evren Üniversitesi, Dünya Fakültesi, İnsan Olma Bölümünde halen öğrenci olduğum...
Ve en büyük isteğim: "Sevgi sarsın insanlığı!"

© 2010 Sen Ne İstiyorsun Betül? Design by Dzignine
In Collaboration with Edde SandsPingLebanese Girls